Sosyal medyadan, YouTube’dan, podcast’lerden ve bu tip tüm gürültüden uzak geçen zamanlarda, şöyle bir durup derin nefes alıp, “Hayatta ne yapmak istiyorum?” diye sorarken buluyorum kendimi.
Düşünceler, bir annenin ördüğü yeleğin ilmekleri gibi ardı ardına zincirlenirken, beni heyecanlandıran her bir fikir, ardında onlarca tereddüt ve olumsuz düşünceyle beraber geliyor. Rumence öğrenmem gerekiyor. Ancak İngilizce öğrenirken yaşadığım güçlükler aklıma geliyor. Ayrıca benim hafızaya bağlı öğrenme güçlüğüm yok muydu zaten?
Yapılacaklar listem, evle ilgili tadilatlardan tutun da alınacaklar, satılacaklar, türlü türlü işlerle dolu. Bunları ne ara yapacağım ben? Düzensiz miyim? Yoo, düzenli spor yapıyorum aslında. Bunu düşünüp mutlu olabilirim. Ancak bel fıtığımın sebebi kaldırdığım ağırlıklar olabilir mi? Yoksa ofise giderken kullandığım servisin ortopedik olduğunu iddia ettiği koltukları mı?
Sahi, ofise gidip gelmek ne kadar enerji sömürücü bir şey. Uyusan uyunmuyor, otursan vakit geçmiyor. Sabahları uyumak için YouTube’dan “Uyku İçin Sıkıcı Tarih” adında bir playlist buldum. Bu sabahki bölümde, Orta Çağ’da yaşayan bir ailenin birkaç günlük kış rutinini tasvir ediyordu. O ne çaba, o ne kaos. Sadece soğuktan donmamak ve karınlarını doyurmak için verilen çaba. Bu çaba yıllık periyotta her sene tekrarlanıyor. Bir ömür işkence gibi geliyor kulağa.
Peki bugün biz, daha fazla şeye sahipken çok daha mutlu muyuz? Yoksa çok fazla şey, aynı zamanda çok fazla gürültü anlamına mı geliyor? (Biliyorum, çok klişe.)
Her neyse. Ofise erken vardığım için işe başlayana kadar biraz yürüyüş yapsam hem açılırım hem de kilo vermemde bana yardım eder. Sahiden eder mi? Yoksa daha fazla acıktırarak diyetime bağlı kalmamı zorlaştırır mı? Neyse, onu da yaşayarak görelim.
Şöyle geçtiğimiz seneye baktığımda, son üç aydır iyi beslenmediğimi fark ettim. Acaba bu beni hasta eder mi? Kasığımdaki ağrının sebebi bu mu? Yoksa bağırsaklarımda bir sorun olabilir mi? Sahi, bağırsaklarında ciddi hastalık çıkan arkadaşım kaç yaşındaydı? Acaba benim de başıma gelir mi? Neyse, düşmeyelim. Onlarca hastalık var. Düşünmeye kalkarsam içinden çıkamam.
Psikoloğum, ciddi bir hastalığım olduğunda o hastalığın öyle ya da böyle beni ağrısıyla, sızısıyla, bir sebebiyle hastaneye götüreceğini; onun dışındakilerin genelde zihnin ürettiği olumsuz düşünceler ve anda kalamama hali olduğunu söylemişti. Onu hatırla.
Psikolog demişken, deprem olsa bu 40 katlı binanın en alt katında pestilimiz çıkar. Altımızdaki otoparktan arabalar geçerken her saniye sallanıyoruz zaten. Aslında gökdelenler daha sağlamdır derler. Ancak bu gökdelenin sahibi yurt dışına mı kaçmış neymiş. Acaba kötü müteahhit diye mi? Yoksa adam yurt dışında yaşamaya karar vermiş, ahlaklı bir aile babası da olabilir mi? En iyisi ben işe odaklanayım.
Ekip arkadaşım işten ayrılmış. Kovuldu mu, ayrıldı mı acaba? Arasam mı? Tabii ki de aramalıyım. Belki şu an kırgındır, kızgındır veya iyi hissetmiyordur. Ama olsun, en kötü telefonu açmaz. Açtı diyelim, ne diyeceğim ki? Bugünlük hiçbir şey yapmayayım.
Açlık bastırdı ama diyetime sadık kalmalıyım. Yoksa bu göbek erimeyecek. Göbek erimediğinde de ne olduğunu haftalardır görüyorum: mide yanması ve reflü. Bu kadar erken yaşta mide yanması ve reflü ile yaşamaya alışmak çok zor. Son dönemde kilo verdiğimde aslında çok fazla rahatsız etmiyordu. Rahatsız etmeyince diyeti bıraktım tabii. İnsan her şey yoluna girince zor günleri unutuyor, her şey düzeldi zannediyor. Şimdi süreçte yine başa dönmüş durumdayım.
Eee Cem, o zaman nefes alamamalarına rağmen sigarayı bırakamayanlara bir şey deme hakkın yok. Sen de miden yana yana iyi gelmeyen şeyleri yiyip içiyorsun. Umarım uzun vadede bu hastalık bana ciddi sorunlara yol açmaz. Neyse, bunu düşündükçe stres oluyorum ve daha da midem yanıyor.
Akşama eve gidince oyun oynarım demiştim; FM 26 çıkmış. Ama şimdiden halim kalmadı, uykum geldi. Bir mola vereyim. O da ne, dışarıda yağmur var. İstanbul’da yaşayanlar iyi bilir ki yağmur eşittir trafik demek.
Google Haritalar’ı açayım. Eve 17 kilometre uzaklıktayım ve yolculuğu tahmini olarak 1 saat 45 dakika gösteriyor. Yolda o iki saati bulur. Serviste zaman nasıl geçecek? Toplu taşımayla mı gitsem? Bu sefer de üç vasıta değiştirmem gerekiyor. Aktarma durakları arası geçen sürelerle ve otobüs beklemesiyle aynı süreye denk geliyor. Aslında aktarma durakları arasında kısa yürüyüşler daha aktif bir gün geçirmemi sağlayabilir. Bir daha düşündüm de vücudumun dinlenmeye de ihtiyacı var. Serviste ne kadar dinlenebilirse.
Servise bineli 30 dakika oldu ve sadece 2 kilometre yol gidebildik. O da servis şoförünün ustalık olarak gördüğü, benimse her yaptığında dişlerimi sıktığım kural dışı ve agresif hareketlere rağmen. Gerçi arabayla gelseydim büyük ihtimalle henüz 1 kilometre bile gidememiştim.
Peki o halde kendime bir soru: Arabanla gelmiyorsun çünkü hem bu trafikte araba kullanmak zor hem de yol uzun sürüyor; ancak servis şoförünün kırmızı ışıkta geçişleri, sıraya en önden dahil olma çabaları seni rahatsız etmesine karşın hâlâ servis kullanıyorsan, bu durumda sen de bu ahlaksızlığa ve kural tanımazlığa ortak olmaz mısın? Gün zaten yeterince yorucu değilmiş gibi, bir de bu ahlaki ikilemle uğraşamayacağım.
Nihayet eve vardım. Evde eşimin hazırladığı mis gibi kokan bir yemek. Birlikte yuva kurmak için çok emek harcadığım o kadın. Salonda oradan oraya uçuşan muhabbet kuşlarımız Ays ve Kekik. Bir süreliğine anda kalabildiğim bir sekans yaşıyorum. Ne hastalık, ne trafik, ne ahlaki sorular. Demek ki neye odaklandığım mutluluğumu çok etkiliyor. Buna mutluluk da denmez aslında; huzur daha doğru gibi. Yemeği yedim. Ağırlık çöktü. Yediğime içtiğime dikkat ettiğimden olsa gerek, canım tatlı çekiyor. Yemeyeceğim. Bu sefer kararlıyım.

Yorum bırakın