Bazen bir vedanın ağırlığı o güne kadar elde edilen tüm başarıların kütlesini aşar. Domenico Tedesco’nun Samandıra’dan Sabiha Gökçen’e uzanan son yolculuğunu izlerken sadece bir teknik direktörün gidişine şahit olmadık. Modern yönetim dünyasının Glass Cliff dediği, kriz anlarında faturayı kesmek için seçilen kurban liderleri tanımlayan o acımasız mekanizmanın işleyişini izledik.
Bu gidişin en sarsıcı yanı o muazzam tezatlıktı. Sezon başında, camianın en umutsuz anında ateşten gömleği giymek için geldiğinde havaalanında onu karşılayan tek bir kişi bile yoktu. Kimsesiz gelmişti; binlerce taraftarın sevgisi ve omuzları arasında uğurlandı. O bize uzun zamandır unuttuğumuz bir şeyi; dürüstlüğün ve vakur duruşun, gürültülü algı operasyonlarından daha güçlü bir iz bıraktığını hatırlattı.
Tedesco, Fenerbahçe için aranan o hibrit prototipti: Bir yanda metodik Alman rasyonalizmi, diğer yanda köklerinden gelen Akdeniz sıcaklığı… Türk futbolunun kaotik iklimine suya atılan efervesan bir tablet gibi düştü. Önce köpürdü, sonra yayıldı ve tüm o bulanıklığı sarsılmaz üslubuyla berraklaştırdı. Onun vakur efendiliğini zafiyet, rasyonel mesafesini ise soğukluk sananlar oldu. Oysa en talihsiz yenilgi gecelerinde bile rakibi tebrik edebilme büyüklüğü bir zayıflık değil, özgüvenin en üst mertebesiydi.
Sistemler işler sarpa sardığında kök nedenlere inmek yerine kendilerine bir kurban seçerler. Tedesco yapısal sorunların ağır bastığı zorlu bir dönemeçte takıma dahil oldu. Ancak ilk tökezlemede stratejik bir yalnızlığa mahkum edildi. Lideri ateşe atmak, kurumsal hataları örtmenin en kestirme yoludur. Günü kurtarır ama geride derin bir güvensizlik bırakır. Tedesco’nun sessizce bavulunu toplayışı, sorumluluktan kaçanlara tutulmuş en vakur aynaydı.
Onu Fatih Sultan Mehmet’e benzetenler, belki sadece yüz hatlarına bakıyordu, ama zihnindeki fetih vizyonunu gözlerinde görmek hiç de zor değildi. Tek eksiği, İstanbul’u fethedememiş bir sultanın adının tarihe altın harflerle yazılamayacak olmasıydı. Ancak şunu biliyoruz ki bu kuşatmanın yarım kalması stratejik bir hata değil, sadece lojistik desteğin ve sabrın eksikliğiydi.
Bugün sosyal medyadaki duygusal videoları izleyen binlerce kişi dürüst bir adamın popülist illüzyonlara kurban edildiğinin farkında. Oyuncularının vedasındaki o yaşlı gözler, liyakat ve sadakatin hiçbir PR çalışmasıyla satın alınamayacak bir bağ kurduğunun kanıtıydı. Arkasında yıkılmış bir enkaz değil, keşkelerle dolu bir yarım kalmışlık bıraktı. Belki İstanbul’u alamadı ama gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı bir düzende, tayfasını kurtarmak için gemide kalan son adamdı.
Güle güle Domenico…
