Yazar: Cem K.S.

  • TBD 3

    Tekirdağ Süleymanpaşa İ.O’nda 99’da başladığım eğitim hayatımın en sevdiğim duraklarından biri resim dersiydi. Pastel boyalarla kağıda aktardıklarım, ağaç yaşken eğilir deyiminin o şekil alma aşamasının somut birer kanıtıydı. Kötü deterjan kokusuyla tebeşir tozunun karıştığı puslu sınıfta, üç kişi oturduğumuz sıranın tam ortasındaydım. Sağımdaki arkadaşım solak, solumdaki ise sağlaktı. Resim yapmak için fiziksel olarak oldukça güç bir ortamda olsam da hayat, sanatın ancak güçlüklerle bezelenmiş bir çevrede anlam kazanacağını bana o günlerde öğretiyordu.

    Cumhuriyet idealleriyle yetişmiş, modern ve idealist öğretmenin yeşil tahtaya yazdığı konu modernlikti. Fotoğrafta gördüğünüz resim; sınıfın en kısa boylu ve utangaç çocuğunun, Türkiye’nin gelecek 25 senesinin ana gündemi olacak ikilemi bir sosyolog titizliğiyle kağıda dökmesi olarak yorumlanabilir.

    Resmin sol tarafı; modern marketleri ve asfalt yollarıyla 90’ların batılılaşma projesinie göz kırpıyor. Ofislerine yetişme telaşındaki figürlerin koşturmacası, modernitenin bireye yüklediği o bitmek bilmeyen zaman yarışı anksiyetesini sembolize ediyor. Hemen sağ tarafta ise zamanın donduğu, fesli ve çarşaflı figürlerin el arabasıyla temsil edilen daha yavaş bir hayatın içinde devindiği, ideolojik bir karşı mahalle panoraması var.

    Resmin tam ortasındaki o hardal sarısı köprü ise, insanlığın kadim ve ortak imzası. Modern veya geleneksel fark etmeksizin herkesin üzerine imzasını atmak istediği bu yapı, iki dünyayı birbirine bağlayan temel unsur. Realitede Şirinevler-Ataköy arasında tecrübe ettiğimiz bu unsur; seküler gelişim arzusu ile muhafazakar kimlik korunumu arasında sıkışmış Türkiye toplumu için sosyolojik bir araf niteliği taşıyor.

    Moderniteyi sola, gelenekselliği sağa konumlandıran 6 yaşındaki Cem’in bu keskin kompozisyonu, aslında ilkokuldaki bir resim dersinin sıradan zorunlu ders olmaktan çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Bu resim; çocuğun bilinçaltına işlenmiş çok katmanlı bir sosyo-politik coğrafya okuması gibi.

    Zihindeki bu denli güçlü imgeleri o yaşta kağıda aktarabilmek ise ancak şu üç saç ayağıyla açıklanabilir: Nitelikli bir aile eğitimi, vizyoner öğretmenler ve özgürlükçü bir çevre.

  • TBD 2

    Onu ilk kez “Ekonomiyi kim yönetiyor?” videosuyla tanıdım. Sıkı takipçisi olduğum FluTV Olmaz Öyle Saçma Ekonomi serisindeki anlatım tarzı ve hicivlerinde kendimden bir şeyler bulmanın şaşkınlığı içindeydim.

    O günden bu yana sayısız konuşmasını dinleme fırsatı buldum. Olaylara yaklaşımındaki realist bakış açısı, karamsar veya iyimser olmak yerine olanı apaçık işaret etmesi ve ekonomiyi esprili bir dille bir fikir jimnastiğine dönüştürmesi beni her seferinde kendine daha çok bağladı. Muhtemelen her ikimizin de lise yıllarındaki sayısal disiplini akademide sosyal bilimlerle harmanlamış olması, olaylara karşı o aynı rasyonel ve geniş açıyı paylaşıyor olmamızın asıl sebebiydi. Bu anlamda onu en iyi özetleyen anın, “Bu ekonomi ne kadar zamanda düzelir?” sorusuna verdiği o meşhur cevap olduğunu düşünürüm: “Ne kadarda bozulduysa, o kadarda düzelir.” Süslü cümlelerden, “bir daha gün yüzü göremeyeceğiz” diyen felaket tellallığından veya damarlarımızdaki asil kandan girip duygulara oynayan boş iyimserlikten uzak bir tavırdı bu. Tıpkı benim de kendisini henüz tanımadan önce hayata karşı takındığım o mesafeli duruş gibiydi…

    Bu tavrı sergileyenler genelde ortada olmakla veya cesaretsizlikle suçlanır. Oysa bir taraf olmayı kenara bırakıp sorunların kök nedenlerine inebilecek kadar zihnimizi çalıştırabilirsek, göreceğiz ki çözümler sandığımızdan çok daha farklı yerlerde. Yine de zihinsel enerjisini derinlemesine analizlerle tüketmek yerine daha konforlu alanlarda kalmayı tercih edenler, taraf olmayan bertaraf olur tekerlemesine sığınarak reels kaydırmaya devam edecektir.

    Hakan Özerol’un bir söyleşisinde duymuştum “Bilinen Coğrafyalardan Bilinmeyen Hikayeler” kitabını. Hayat görüşünü kendime bu kadar benzettiğim birinin bu kitabı tam da Cem Session köşemde bu tarz hikayelerin peşine düşmüşken keşfetmem, aradığım cevabın zaten orada olduğunu kanıtlayan motive edici bir tesadüftü. Onlarca çok satan finans kitabının yanında tozlu raflarda unutulmaya yüz tutmuş bu deneme, hayranlık duyduğum birinin iç dünyasına açılan bir kapı gibiydi. Oldukça içten ve doğal; seyahatname ile deneme arasındaki o ince çizgide..

    Tasvirleri ve önem verdiği noktalar, sanki benim 20 yıl sonra anlatacaklarımın birer kopyasıydı. Sanki birilerine bir şey anlatmaktan ziyade, kendisine notlar hazırlamıştı. Tıpkı benim okuduğum her şeyden aklımda kalmasını istediklerimi yazdığım; Ludwig von Bertalanffy görse Kaos Teorisi’ni yeniden yazacağı, telefonumdaki o karışık notlarım gibiydi..

    Kitap, 2017’nin ilk yarısını geçirdiğim Slovenya’dan da parçalar taşıyordu. İkinci evim olarak gördüğüm Maribor’da geçirdiğim altı ay boyunca Ljubljana’yı defalarca ziyaret etme şansı buldum. Kitapta tam da aynı döneme denk gelen fotoğrafların yer alması, kitaba olan hayranlığımı zirveye taşıyan bir işaretti. Deklanşöre sanki Hakan hoca ile aynı anlarda basmıştık.

    Geçtiğimiz günlerde FluTV’nin etkinliğinde kendisini canlı dinleme şansı buldum. Konuşmanın satır aralarında kendisinin Slovenya’da yaşadığını öğrenince, o son şok dalgasını da yaşamış oldum. Hayata karşı benden 20 yıl ileride olan bu adamın yaşam örüntüsü, benimkiyle neredeyse aynıydı. Ya da kronolojik olarak düzeltecek olursam; 20 yıl geriden gelen ben, hocanın ayak izlerini takip ediyor gibiydim.

    Konuşma bittiğinde, izleyicilerin “Dolar ne olur? Altın alalım mı?” soruları arasından sıyrılıp elimdeki kitabı uzattığımda yüzündeki şaşkınlığı saklayamadı. “Bu kitabı nereden buldun?” gibi absürt bir cümle kurdu. Sorusundaki ton, kitabın satılmak için değil, hayata sessiz bir iz bırakmak için yazıldığını ima eder gibiydi. O an yazarın bile unuttuğu bir notun, bir başkasının hayat kılavuzu olarak taşınmasının yarattığı o samimi şaşkınlığa ilk elden şahit oldum.

    Kitabı imzalatma sebebim sadece o anı ölümsüzleştirmek değil; bu hissiyatın nasıl bir şey olduğunu yakından görmekti. Çünkü şundan eminim: Tıpkı istavrit avındaki yemsiz çapari gibi, ben de gelecekte kendime notlar tadında bir kitap yazacağım ve bundan hoşlanan birkaç kişiye ulaşacağım. Hakan hoca kadar şanslı olabilirsem, belki günün birinde o okurlardan biriyle tanışıp, ona bunun ne kadar güzel bir his olduğunu anlatacak küçük bir not bırakabileceğim.

  • TBD 1

    Takvimler 1997’yi gösterdiğinde annemle babam bugünkü yaşımdaydı. Onlar da benim gibi evli ve iş güç sahibiydi. Benden en büyük farkları ise o yaşlarda omuzlarında benim sorumluluğumu taşımalarıydı.

    Orta sınıf memur çiftin çocuğu olmak, beni hayata karşı genetik tutumluluk ve planlama dürtüsüyle donattı. Eğitim hayatım boyunca son gece çalışan tembel çocuğun konforunu sevsem de, yaş aldıkça sorumlulukları taşımakta çok zorlanmadım. Ailemden kopup üniversitede tek başıma ayakta kalma sınavını erken vermemin bunda payı büyüktü. Ancak gün geçtikçe daha fazla çalınan dikkatim, yetişememe kaygım ve modern unutkanlıklarım; çocukluğumdan gelen disiplini bile zorluyor. Neyse ki çözümler yanı başımda.

    Uzun zamandır hayatımı online takvimim üzerinden planlıyorum. Bu sayede bir arkadaşımla sözleştiğimde orada oluyor, gecikmiş faturalarım için faiz ödemek zorunda kalmıyorum. Babamın her yıl ajandasına elle işlediği finansal tablolar gibi ben de Gsheet satırlarımı işliyorum. Hayatını rüzgara bırakan, plansızlığın hafifliğinde yaşayan insanlara bazen uzaktan imrenerek baksam da; o kaosun içine attığım her küçük adımda hissettiğim tanıdık rahatsızlık, beni hemen güvenli alanıma geri döndürüyor. Mevcut düzenime, hatta belki dışarıdan bakıldığında patolojik bir vaka gibi görünen bu kontrol manyaklığıma hayatımda açtığı huzurlu kapılar için şükrediyorum.

    Kimi zaman sağlık sorunları hepimiz gibi beni de endişelendirse de, istatistikler önümde yaşanacak uzun yıllar olduğunu söylüyor. Beynim, bu verileri bir hayatta kalma mekanizmasına dönüştürüp, o yılların bugünden daha iyi olacağına dair tuhaf ama zorunlu bir içsel inanç yaratıyor. Aksi takdirde hayattan keyif almam ne mümkün? 2026’ya yeni girdiğimiz şu sıralarda, yeni yıla umutla bakmak ve takvime taze hedefler eklemek benim için en büyük dopamin kaynağı. YouTube’da ‘2026 beklentileri’ videolarının milyonlarca kez izleniyor olması da bu toplumsal dopamin açlığının en somut kanıtı. Sözde her geçen yılın bir öncekinden daha kötüye gittiğinden şikayet etsek de; aslında her birimiz daha fazla spor yapmaya, ailemizle vakit geçirmeye veya kariyerimize odaklanmaya dair sözler vermekten kendimizi alamıyoruz.

    Dışarıdan bakıldığında üzerimize yapışan bu karamsarlık, belki de Batı ile Doğu arasında sıkışmış kültürümüzün o kaderci yüzüdür. Sanki çok sevinirsek üzülecek ya da çok gülersek sonunda mutlaka ağlayacakmışız gibi hissediyoruz. Oysa hayat bir denge oyunundan ibaret ve bu batıl aldatmacaları bir kenara bırakıp, olaylara rasyonel bir mesafe ve realizmle yaklaşanların kazandığı bir yer burası. O yüzden gölgelerden korkmak yerine, ışığın açısını hesaplamayı yeğliyorum.

    Yine de bu ‘Doğulu’ temkine tamamen sırt çevirdiğimi söyleyemem. Çünkü 1997 yılına girildiğinde, tıpkı bugün benim olduğum gibi 33 yaşında olan annem ve babam da gelecekten en az benim kadar umutluydu. Dönemin siyasi ve ekonomik açmazlarından şikayet etseler de, her şeyin biraz daha iyiye gideceğine dair o sarsılmaz inanca sahip olduklarından eminim. Ancak hayat, o umudun üzerine; iş sıkıntılarını, sağlık sorunlarını, ardı arkası kesilmeyen ekonomik krizleri ve siyasi kırılmaları birer birer yığdı. Yanı başımızdaki savaşlar, bir gecede buharlaşan bankalar, devalüasyonlarla eriyen maaşlar ve nihayetinde ev-araba hayallerinin teker teker silinişi… 33 yaşın iyimserliği, hayatın sert realizmiyle o günlerde tanışmıştı.

    Belki o günler bugünkü kadar zor değildi; ya da onlara sorsak bugünün çok daha karmaşık olduğunu söylerlerdi. Bu kıyaslamadan kendime çıkardığım temel not şu: Hayatı kendine zindan edecek kadar karamsar olma ama yüzyıllardır tekerrür eden o sert döngülerin bizim payımıza düşen kısmına karşı da gözünü kapatma. Önümüzde aşılacak engeller hep olacak; bu yüzden birikimini yap, geleceğini planla ama tüm bu ciddiyetin içinde hayatın tadını çıkarmayı da sakın ihmal etme. Gelecek, aslında geçmişin tozlu raflarında gizli. Bugün 2026 kehanetleri ne kadar revaçtaysa; Spotify’dan YouTube’a kadar tüm mecralarda 2025 özetlerimizi paylaşmaya da o kadar meraklıyız. Çünkü geleceğin o heyecan verici bilinmezliğine aşık olsak da, aslında sadece yaşanmışlıkların hayatımızdaki sarsılmaz kesinliği ile ayakta kalabiliyoruz.

    Yazımı Benjamin Franklin’in meşhur sözüyle bitirmek istiyorum: “Plan yapmayı başaramıyorsanız, başarısızlığı planlıyorsunuz demektir.”

  • S02.E01 – Don’t Peak Too Early

    S02.E01 – Don’t Peak Too Early

    Siz siz olun, 20’li yaşlarınızı çok da “dolu dolu” geçirmeyin. Çıtayı Allahuekber Dağları’na çakma işini 30’lara, 40’lara, hatta belki 50’lere bırakmak; her güne yeni bir heyecanla uyanmanın en büyük sırrı olabilir.

    Haksızlık etmek istemem; hayat her yaşımda, her dönemimde elinden gelen tüm güzellikleri sundu bana. Belki de o sunmaya karar verdiğinde, ben de tüm farkındalığımla birlikte almaya hazır olduğum için bu “cömertlik” anlam kazandı. Uzun süredir bir ikilem içindeyim: Hayat mı bana çok verici, yoksa o vermeye karar verdiğinde ben tam olarak olması gereken an ve yerde, tüm alıcılarımla orada mıyım? Muhtemelen her ikisi de. Belki de bu ‘Poliannacılık’ kisvesi altındaki tutumum; daha iyisini arayıp hırpalanmak yerine, olanın içindeki iyiyi süzüp alan Stoacı bir tarafımın olduğunun göstergesidir.

    Hayatı hiçbir zaman yazılmış çizilmiş bir kaderden ibaret görmedim. Onu değiştirme gücünü hep içimde hissettim. Belki de birçoklarının kader deyip nöronlarını yormadan yaşadığı o akışı, tüm bilişsel çabamla anlamaya çalışarak kendime biraz zehir etmemdi bu fırsatları yaratan. İnsanın evrimindeki doğal seçilim gibi; çoğumuz havada uçuşan fırsatları mizacımıza göre yakalıyor, sonra da buna şans demekte bir sakınca görmüyoruz. Peki ya içinde olduğumuz bu yapay yaşam tasvirinde farkındalığımızı bir tık arttırırsak ne olur?

    Söyleyeyim: Tıpkı kaleye gelen şutu engellemeye çalışan bir kalecinin kurtarış ihtimalini arttırması gibi, hayatın size fırlattığı şansları yakalama oranımız artar. Her an, her yer fırsatlarla dolu. Belki otobüste kulaklığı dışarı ses veren adamın yanından kalkmak yerine onu uyarmayı tercih etsek; yorgunluktan vazgeçtiğimiz spora son bir kuvvetle gidiversek ya da yarın başlarım diye bozduğumuz diyete bir gün daha sadık kalsak; kim bilir, her şey çok daha farklı olmaz mıydı?

    İşte 20’li yaşlarım, bu ihtimalleri doğru zamanda ve doğru koordinatta yakalamakla geçti. İyi bir okul, sıkı dostluklar, spor dolu hayat, güçlü aile bağları ve keşfedilen onlarca kültür… Hiçbiri tesadüf değildi; milyonlarca ihtimalden birine denk gelme başarısıydı. Eğer bu ihtimalleri arttırmak için doğal bir güdünüz varsa ve bunun için fazladan yapay bir çaba sarf etmiyorsanız, güzellikler peşinizden koşuyor adeta.

    Bugün 20’lerimi hatırladığımda; sekiz yılımı verdiğim okulum, dünyayı tanıma adına attığım insanlık için küçük, benim için büyük adımlar ve ailemin yaş almasına şahitlik edişim geliyor aklıma. Plazaların soğuk samimiyetsizliği arasında yakalanan o sıkı dostluklar ve nihayetinde hayatı paylaştığım bir eş…

    Tüm bunları sığdırdığım 20’li yaşların o ışıltılı kıvraklığı artık geride kaldı. Ancak düşen enerji seviyesini daha verimli kullanma isteği, insanı doğal olarak düşünmeye itiyor. Aksi takdirde bilgisayar başındaki o oyundan kalkmayan çocuktan fazlasına dönüşemezdim. Bu verimlilik arayışı beni daha introvert birine dönüştürdü; spora daha sıkı tutunmaya, sadece tarih ve felsefe değil roman da okumaya ve en önemlisi dostlukları sorgulamaya itti. 30’larımın ilk yarısını; “Ben orada olduğum için mi; yoksa onlar gerçekten orada olmak istedikleri için mi yanımdalar?” sorusuna yanıt aradığım bir stres testi olarak görüyorum. Sevdiğim her şeyi sınav koltuğuna oturtuyorum. Biraz da onlar terlesin, değil mi?

    Bahsettiğim her şey hayatın kontrolü tamamen elimdeymiş gibi hissettirse de, bu farkındalık seviyesi herkes gibi doktora giderken korkmama, otobüsü son saniyede kaçırınca üzülmeme veya yoluma yandan kaynak yapan birini görünce sinirlenmeme engel olamıyor. Neticede insanız. Bu yüzden 20’lere veda edip 30’lara adım attığım bu dönemde, zihnimi berraklaştıran Reinhold Niebuhr’ın duası ile bitirmek isterim sözlerimi:

    “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.”

  • S01.E04 – The Architecture of Forgetting

    S01.E04 – The Architecture of Forgetting

    İlk kez, çocukken top oynadığımız o boş arsanın üzerine bina dikildiğini gördüğümde yaşamıştım bu hissi. Sanki babamın atölyede yaptırıp mahalleye armağan ettiği o kale direkleri hiç orada olmamış gibiydi. Şiddetli yağmurlarda eğimli arsanın ortasından açılan o dar ve uzun yarık, gole koşarken topun sekmesine hiç neden olmamış; ben hiç o oyuğa takılıp bileğimi burkmamışım gibi…

    Benzer bir sızıyı, annemle babamın yıllarca çalıştığı belediye binası yıkıldığında da hissettim. Çalışan bir çiftin tek çocuğu olarak, öğlenci olduğum ilkokul yıllarımı 8-5 mesaisine dönüştüren o belediye rutinine vurulmuş kepçe darbeleri gibiydi yıkım. Her sabah binaya onlarla girer, kartlarını basardım. Yandaki parktan yükselen peynirli poğaça kokusu, sabah uykumu bölmeye değen yegane şeydi. Sahi, o poğaçacı nerede? Hatta o park da yok artık. Zübeyde Hanım Parkı mıydı ismi?

    İnsanın tıpkı bir kokuyla seneler öncesine gitmesi gibi; bir sokak, bir duvar veya eski bir bakkal tüm hatıraları bir anda gün yüzüne çıkartabiliyor. Buna geniş perspektiften bakarsak “şehir hafızası” diyebiliriz. Belediyedeki o günleri düşünmesem, o poğaçacının varlığını bile unutmuş olacaktım.

    Şimdilerde ise nadiren geçtiğim okulumun kütüphanesinin yanında benzer hislere kapılıyorum. Sekiz dolu yılımı geçirdiğim o kütüphane; kışın ısınmak için sığındığım bir limandı. Horladığım için derin uykuya dalmak adına hiçbir zaman ideal bir yer olmasa da, gözlerimi dinlendirmek için ilk durağımdı. Son gece çalışırken hissedilen o adrenalin ve onlarca komik hatıra hala hafızamda taptaze duruyor. Ancak hepsi, İstanbul depremine önlem olması adına birer birer yıkılıyor. Karşı olduğumdan değil; ancak insan yine de bir yakınını kaybetmiş gibi hissediyor. Yıllar geçtikçe aramızdan göçüp gidenlerle beraber ortak hatıralar da hafızadan siliniyor.

    Eskiden hayat görece daha yavaştı. Dedelerimizle aynı okullarda okur, aynı mekânlarda yaşlanırdık. Ortak mekânlar, ortak hatıraları beraberinde getirir; muhabbetin derinliğini artırırdı. Annelerden, babalardan bir şey kaçmamasının sebebi belki de bizden önce o yolları yürümüş olmaları değil; o yolları ‘aynı yerlerde’ yürümüş olmamızdan gelen öngörüydü.

    Doğup büyüdüğüm şehirde de, üniversiteye gidip hayatımı kurduğum şehirde de günden güne bir kolektif amneziye sürüklendiğimiz acı bir gerçek. Fotoğrafta görünen Liman Çay Bahçesi de hepimiz için muhabbeti çayıyla koyultan vazgeçilmez bir duraktı. Hemen herkes için farklı hatıralara sahip bu mekanın yıkılmasıyla, hatıraların günden güne silikleşmesi bir yana; gelecekte yaşanabilecek güzel anların daha başlamadan evsiz kalması asıl üzücü olan.

    Eski dostlukların en güzel yanlarından biri de: O yerler fiziksel olarak yerinde olmasa da, açılan koyu sohbetlerde oraları zihnimizde yeniden inşa edebilmemiz. Artık hiç olmayacak o yerlerden içeri girebiliyor, çayımızı içebiliyor ve o anı yeniden yaşayabiliyoruz. J.M. Coetzee, Petersburg’lu Usta kitabında şöyle der: “Ama adam, bu anıları toplayıp biriktirmek istiyor. İnsanlar ölümü kabullenir, yas tutar, daha sonra da unutur. Unutmazsak, derler, dünya çok geçmeden kocaman bir kitaplığa dönüşür.”

  • S01.E03 – Why Men Die Younger

    S01.E03 – Why Men Die Younger

    Spring Break’i partilemek yerine yurt dışı seyahatiyle değerlendiren taraftaydım hep. Yeşil pasaportun gücü ile Pegasus indirimleri bize nereye git derse soluğu orada alıyorduk. Gezmeyi seven kemik kadroyla her seyahat, dostluğumuz için stres testi oluyordu. 2016’nın Spring Break’i için en ucuz rotayı Belgrad olarak belirlemişti Pegasus. Ekipteki bordo pasaportlular adına Ali Sabancı’ya bu tercihi için teşekkür borçluyduk.

    Ciganlija’da tuttuğumuz yüzen evin sundukları yüzünden Belgrad’ı gezmeyi unutmuştuk. Verandada güzel bir akşam yemeği sonrası adada yürüyüş planlarımız vardı. Ev sahibinin mangal, nehirde yüzme ve bisiklet imkanlarından bahsetmesiyle rotayı hemen Lidl’a kırdık. Alışverişi yaptıktan sonra eve dönüp fön makinesiyle, havai fişek gösterisini aratmayan mangal yakışımız, adalılar için barbeküyü, o günden öncesi ve sonrası diye ikiye ayıracaktı. 99 depremini yaşayan nesil olarak, nehirden geçen teknelerin evimizi sallaması ürkütücü olabiliyordu.

    Sırplar hem sıcakkanlı hem de fevri insanlara benziyordu. Mutfaklarına kattıkları kahve ve börek için keyifleri yerinde gibi görünse de, işgalci gibi gördükleri Osmanlı’nın torunu olmak bizi, nefret kusmak için hedef tahtası haline getiriyordu. O dönemki önyargılarım, daha sonra edineceğim Sırp dostluklarıyla yıkılacak olsa da o gün oldukça sığ bakış açısına sahiptim. Neyse ki market fiyatları bu gerginliği unutturacak kadar iyiydi.

    Mangal için donattığımız masadan arda kalanlar sabahları uğramayı alışkanlık haline getiren ördeklerin kahvaltısı oluyordu. Askerdeyken öğrendiğim çok az mantıklı şeyden birisi, çok fazla erkeğin bir arada bulunduğu ortamlarda enerjilerini atamazsa kavgalara gebe olabileceğiydi. Hatta bu yüzden askerlere dinlenirken izmaritler yere attırılır ve dinlenme bittiğinde tek tek elle toplatılırdı. Öyleyse dostluğumuzun sağlam kalması için bize bir challenge lazımdı.

    Dün gece Jelen firmasının hisselerini arttıracak düzeydeki eğlencemiz sonrası, bisiklete atlayıp 2 teker üzerinde düşmeden adayı turlamak yetmemişti. Ertesi sabah kahavaltıdan kalanlarla beslediğimiz ördekler bize yeni bir challenge fikri vermişti. Karlı dağların, ilkbaharın güçsüz güneşiyle erimeye başlamasıyla beslenen Sava Nehri, soğusun diye buzlukta unutulan sudan hallice haliyle bize gel gel yapıyordu. TV’deki kanal listesinde ilk 10’a giremeyen kanallardaki Anadolu’yu karış karış gezen programlarda kız almak için türlü saçmalıklar yapan erkekler gibi, adına “hangimiz daha erkek” dediğimiz ancak gerçekte “erkekler neden uzun yaşamaz” adlı meydan okumanın ilk perdesi başlamıştı. Konu erkekler olunca yüzme bilmeyeni bile sürüden ayrılmamak için canı pahasına meydan okumayı kabul edebiliyor. Eğer akıntı biraz daha hızlı olsaydı, yüzme bilmeyenimizi Tuna Nehri’nden toplayacaktık.

    Kısa bir Belgrad turu fikriyle çıktığımız bisiklet turunun 35 kilometrelik bir geziye dönüşmesi ve kaçak bindiğimiz otobüsteki bilet kontrol memurundan kaçışımız ertesi gün havalimanında tekerlekli sandalye istetecek bacak ağrısının tek sebebiydi. O an sadece bilet görevlisini değil, Murphy’i de ekarte ettiğimize emindim. Bu zafer sarhoşluğunun aslında koca bir sanrı olduğunu, eve dönüp valizi açtığımda anlayacaktım ama o ana kadar hayatımın en keyifli cehaletini yaşıyordum.

    Adanalı vegan arkadaşım sayesinde bir Tekirdağlı olarak rakı sevmemem artık çok fazla gündem olmuyordu. Ancak yine de marketteki en ucuz ve ilgi çekici içki olarak kayısı rakısını görmüştüm. Valizleri olimpiyatlara hazırlanan gülle sporcusu gibi fırlatan havalimanı görevlilerinin kayısı rakımı kırmaması için, şişeyi giysilere sarıp valizi sıkı sıkı kapamıştım. Havalimanında her zamanki taktiğimi uygulayıp, İsveç’ten aldığım milli formayı giyerek gümrüğün dokunulmaz adamı olmayı bekleyecektim. Bu yöntem önümdeki 10 sene boyunca bir kere bile kontrole girmemiş olmamım tek açıklamasıydı. Uçuş bizi çok yormuş olacak ki İstanbul’a indikten sonra eve kadar geçen süreyi, burnuma çalınan kayısı kokusunu ıslak mendilin kokusu zannederek geçirdim. Eve yaklaştıkça bir şeylerin ters gittiği hissi artıyor ama nedenini bulamıyordum.

    Valizi açtığımda kırılan rakıya mı yanayım; yoksa kayısı rakısıyla bulanmış güzelim giysilerime mi bilemedim. Oysa ki o rakı Türkiye’ye dönüş sonrası buruk geçen ilk gecenin başrolü olmaya adaydı. Olamadı. İlkkan’ın da dediği gibi “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.”

  • S01.E02 – Referee in Final

    S01.E02 – Referee in Final

    Şimdilerde “ilk yurt dışı deneyimim” sadece şanslı olanlarımızın söyleyebildiği bir söz oldu. Ancak 10 yıl öncesine kadar hayalden ziyade tercih meselesiydi. Buna rağmen hiç heves etmemiş ya da ettirilmemiştim. Uçağa bile henüz 2 kez binmişken, İsveç uçuşu gerçeği aerofobimi tetiklemişti.

    O dönem için futbolun katili olarak anılan büyük bir topluluğun içerisinden seçilmiş 21 kişilik kafile ile İsveç yolculuğumuz başladı. THY’nin verdiği ikramların bünyede yarattığı ağırlıkla camdan dışarı dalmıştım. Kafileyle hareket ederken; hikayenin ana karakteri olmanın verdiği gurur ile kendini oraya tam olarak layık görememenin öz güvensizliği içerisinde gidip geldiğim bir 4 saati havada geçirmiştim. Yaşadığım bu imposter sendromu, daha nicelerinin başlangıcıydı.

    Yıllar sonra, eğitim ve iş hayatında kendini yetersiz görmenin kişisel gelişimde katalizör etkisini fark etmeme karşın; halk dilinde “cahil cesareti” denen hastalığa yakalanmış bireylerin çok daha iyi fırsatlar yakalayıp daha iyi hayatlar yaşadıklarına şahit olup şaşıracaktım. Yaşamın kendi içinde bir kuralı, doğanın da adaleti olmadığını bilmediğim bir dönemdi. Herkes gibi ben de öğrenecektim.

    Göteborg’un, dışı nizami olarak dizilmiş küçük tuğlalardan oluşan evleri İskandinav mimarisi miydi? Bu insanların soyları Vikingler’e mi dayanıyordu? Sokakların bu kadar temiz olmalarının sebebi inançlarından ötürü müydü? Ne de olsa temizlik imandan gelmez miydi? Ayrıca insanların refahı bir bakışta anlaşılabiliyordu. Bunun sebebi de sömürgeci olmalarından kaynaklanıyor olmalıydı. Neyse ki kahvaltıda portakal suyu ve mısır gevreğinden başka bir şey bilmiyorlardı. Bu, kendi ülkemle gurur duymam için beni birkaç sene idare edecekti.

    6 senelik hakemlik kariyerimden sonra, Gothia Cup’ta maç yönetmek, tıpkı kaos dolu bir ailede yetişen çocuğun temiz bir ortamda takındığı savunmacı tavra benziyordu. Taraftarlar veya teknik ekip tarafından verilen her tepki, söylenen her söz ve sorulan her soru sarkazm içeriyor olmalıydı. Sahiden de pozisyonu görüp görmediğimi merak ediyor olamazlardı, ilgilendikleri şey beni kör olmakla suçlamak, baskı altına almak olmalıydı. Maalesef değildi.

    Gün içerisinde 4 farklı maçta görev almanın yorgunluğu sahadaki kararlara da yansıyordu. Bir anlık hatayla maçı 40. dakikada bitirmem ile birlikte seyircilerden birkaçı sahaya girdi. Mehdi Sancak Stadı’ndaki Kuştepe Spor başkanının havada uçan yumruğu gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Bu sefer beni buradan çıkaracak polis de yoktu. Sahi, polis neredeydi?

    Sahaya giren taraftarlar maçı neden erken bitirdiğimi soruyorlardı. Bu soruların amacı beni etkileri altına almak olmalıydı. Bilinçsizce yaptığım hatayı anlatıp bir gözümle polisi ararken; seyirciler ise futbolun hatalar oyunu olduğu konusunda beni telkin etme çabasındaydı. Roller değişmişti. Kimse kızmıyor aksine moral vermeye çalışıyordu. Ses yükseltmemek adına imzalanmış bir mutabakat var gibiydi. Yaşadığım bilişsel uyumsuzluk zirve yapmıştı. İsveç-Türkiye arası uzaklık 4 saatlik uçuştan ibaret değildi. Birçok açıdan bizden çok ilerideydiler ve bunun saat farkıyla bir alakası yoktu.

    Soğuk hava ve bol güneşe, Absolut’un da eklenmesiyle dehidrasyon adını verdiğim tatsız bir kokteyl ortaya çıkmıştı. 10. günün sonunda yorgunluğa eşlik eden bu kokteyl, vücudumdaki tüm dengeleri altüst etmişti. Dönüşe 2 gün kala, bisküvi, muz ve mineralli suyla kendi serumumu hazırlarken, final maçına çıkacağımın tebliğini almıştım. 39 derece ateş, bu maça çıkmamı engelleyemezdi. Belki maçta bayılır, haberlere bile çıkabilirdim. Sanırım bu düşünceler, dehidrasyonun beyinden çaldığı suyun sonucuydu.

    Maç sonu seremonide gözlerim, Ebru Gündeş’in o talihsiz olayından birkaç saniye öncesini andırıyordu. Her şeye rağmen ödülümüzü almıştık. Artık ilkokuldaki satranç turnuvasından aldığı altın madalyasını odasına asan o havalı çocuktan aşağı kalır yanım olmayacaktı. Madalyanın dişle kontrolünü yaptım. Kaplama olduğunu anladıktan sonra ısırıkta ısrar etmedim. Ne de olsa satmayacaktım.

    Macera dolu bu serüvenin genelde son kısmı sükse yapıyor olsa da turnuva boyunca edindiğim deneyimler; spot ışıkları altındaki 5 dakikadan çok daha haz doluydu. Jordan Peterson’un da dediği gibi, belki de mutluluk her zaman bir sonraki zirvede bekleyen geçici tatmin hissinde değil, yokuş yukarı yapılan yolculukta saklıdır.

  • S01.E01 – Since 93′

    S01.E01 – Since 93′

    15 Eylül 1993 Çarşamba gününe denk gelmesine rağmen, nasıl oluyor da kuzenim okulun ilk gününü kırmak için doğumumu bahane ediyor ve hayatındaki sayılı tokatlardan birini yiyor, anlam veremiyorum. Herhangi bir şeyin başlangıcı pazartesi olmaz mı? Diyet, spor, ilk iş günü… Memurlar maaşlarını 15’inden 15’ine alıyor olduklarından, devlet de öğretmenlerin iş başı gününü 15’ine mi denk getiriyordu acaba? Kim bilir?

    İlk görenlerin söylediklerine göre düşük melanin seviyesiyle dikkat çeken bu bebeğin ağlarkenki kızarmaları aslında kan damarlarının cilt yüzeyine yakın olmasından kaynaklanıyor. İlerleyen yaşlarda bu durum arkadaşları arasında alay konusu olacak ve ergenlikte onu çok zorlayacak.

    Merhaba, ben Cem. Melanin eksikliğimi, geçirdiğim 32 yaz sayesinde az da olsa yendim ve görece daha koyu tene ve saçlara sahibim. Ancak hala güldüğümde, ağladığımda ve utandığımda kızarıyorum. Telefonumun notlar kısmında hobilerimin mi, fobilerimin mi daha fazla olduğunu takip ettiğim bir not bulunuyor. Hipokondriyaklığım daha sağlıklı bir hayat yaşamamı mı sağlayacak; yoksa beni erken mi götürecek, hep birlikte göreceğiz.

    OKB’me rağmen patates kızartmasının en sevdiğim versiyonu, şekilleri ve pişme düzeyleri eşit olmayan patateslerden oluşan anne patatesi. Mayonezsiz yemem, ketçap aramam. Üniversite için kaçarcasına çıktığım şehrime, aradan geçen 15 senelik İstanbul yaşamı, 3 kıta ve 30’u geçkin ülke ziyareti sonrası koşarak dönmek üzere gün sayıyorum.

    Az tekerleği olan araçlara karşı gereksiz ilgim var. Spor günleri 3 yumurta yerim ve bacak günlerini mutlaka es geçerim. Bu es geçişleri bırakmazsam; gün geçtikçe eşimin sesini birebir taklit eden Ays’ın bacaklarına benzeyebilirmişim. En sevdiğim mottolardan biri “Ne kadar da bozduysan o kadar da düzelir” söylemidir. Tersine mühendislikle, 10 senelik hakemlik kariyerimdeki “Leg Day’lerin” kredisini kullanıyorum diyebiliriz.

    Uzun lafın kısası, içini açmam için olağanüstü talep olan, 18 sene önce aldığım WD marka 1 TB’lık harddiskim var. Binlerce fotoğraf, yüzlerce video. Bunların bazılarını zaman zaman burada, ardında yatan hikayeleriyle, yer yer yalan dolan eklemelerle paylaşıp kendime arşiv yaratacağım.

  • Before Üçlemesi: Aşkın Evreleri

    Before Üçlemesi: Aşkın Evreleri

    Romantik film kategorisindeki sıkıcı hikayelerden haz etmeyen biri olarak, Before serisi sadece romantik filmler arasında değil, tüm zamanlar listemde üst sıralarda yer alıyor.

    İlk olarak 2016 yılında Chambery’de yaşadığım ve yalnızlıktan fenalık geçirdiğim dönemde izlediğimde, kalbimden vurulmuş gibi hissetmiştim. Kadın-erkek ilişkisi konusunda oldukça tecrübesiz olduğum o dönemde, serinin ilk filmindeki tesadüfi tanışma ve ani aşk beni derinden etkilemişti. Diğer filmler ise bu heyecanı alıp yerine derin bir kalp çarpıntısı bırakmakta oldukça başarılıydı.

    Üzerinden geçen 8 senenin ardından, Benan ile ilişkimizin 4. senesinde ilk kez romantik bir film izlemek istedik. Tek bir sahnesini bile hatırlamadığım ancak bende uyandırdığı hisleri dün gibi bildiğim bu üçlemeyi izlemeye koyulduk. Üç filmde de kendimizden parçalar bulduğumuz için karakterlerle çok özdeşleştik; izlerken hem güldük, hem eğlendik hem de duygulandık. Dahası, dört yıllık ilişkimizde geçirdiğimiz dönüşüm ve edindiğimiz tecrübelerden yola çıkarak filmdeki karakterlere tavsiye verecek düzeyde özgüvenli hissettik.

    İlk filmde, Amerikalı genç bir yazar olan Jesse, tesadüf eseri trende Frankofon esintileri taşıyan genç kadın Celine ile karşılaşır. Paris’e gitmek üzere trende olan Celine, Jesse’nin aurasına kapılır ve ikisi de Viyana’da inerek gün doğumuna kadar sürecek bir serüvene atılır. Genç ve hayata karşı acemi tavırlarıyla dikkat çeken Jesse, heyecan dolu Celine’i tavlamak için akıl dolu diyaloglara girer. Bu filmi 20’li yaşlarında izleyen erkek seyirciler için müthiş taktikler içeren serinin ilk filminde, diyalogların sahne kesmeden dakikalarca tüm doğallığıyla sürdüğü dikkatinizden kaçmayacaktır. Diyaloglardaki dil sürçmeleri, şaşırmalar ve birbirlerinin konuşmasını bastırdığı anlar konuşmalara inanılmaz derecede doğallık katmış. Diyaloglar üzerinden ilerleyen ve bıraktığı hissiyat genel olarak aşk ve heyecan olan Before Sunrise’da, çiftimiz teknolojiden uzak bir dönemde yaşadıkları için birbirlerinin telefonlarını almayı akıl edemezler ve altı ay sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşirler.

    Before Sunset’in başlangıcında, Jesse yazdığı kitabın tanıtımını yapmaktadır. Konuşmalardan anlaşılacağı üzere Paris’tedir. Jesse ile yapılan röportajda sorular senarist tarafından özenle seçilmiş olacak ki, kitabın Jesse ve Celine’in ilk filmde yaşadıklarını anlattığını rahatlıkla anlayabiliyoruz. Filmin akışını bozmadan, röportajın yapıldığı butik kitapçının kapısında Celine belirir. İki film arasında geçen dokuz yıl ve şehir değişikliği, mekân ve zaman değişimini kolayca algılamamızı sağlıyor. İlk filme benzer nitelikte diyalogların geçtiği Before Sunset’te, ilk filmin aksine aşk ve heyecanın yerini bilinmezlikler ve pişmanlıklar almıştır. Mutsuz bir evlilik içinde olan Jesse’nin bir oğlu, aradığı aşkı bulamamış Celine’in ise yokluğunu varlığına tercih ettiği sevgilisi vardır. Celine ile Jesse’nin karşılaşmasının hemen ardından başlayan konuşmalardan, ilk saniyesinden itibaren birbirlerine duydukları aşkın hiç değişmediğini ve birbirlerinin telefonlarını almamanın verdiği pişmanlığı görebiliyorsunuz. Açıkçası, izlerken bu durumun hem üzücü olduğunu hissetmeme karşın, Jesse ve Celine sanki birbirlerini teselli edercesine, bu pişman âşıklar durumunun paralel evrendeki pişman evli Celine ve Jesse’den daha iyi olduğunu kendilerine kanıtlamaya çalışıyorlar. Filmdeki en etkileyici durum ise, Jesse’nin Amerika’ya döneceği uçağa gitmek için hazır bekleyen aracı, Celine’i biraz daha görme pahasına sürekli erteleyerek adım adım hikayeyi zenginleştirmesidir. Filmin bitiş sahnesinde net olarak verilmese de, Jesse’nin Celine’in evinde, Celine’in yazdığı şarkıyı kendisinden dinlerken büyülendiğini ve muhtemelen uçağı kaçırdığını tahmin edebiliyorsunuz.

    Before Midnight, ikinci filmde olduğu gibi yine dokuz sene sonra ve yine farklı bir şehirde, Atina’da geçiyor. Zaman ve mekan algısını hızlıca seyirciye veren serinin üçüncü filminde, Jesse oğluyla vedalaşarak muhtemelen boşandığı eşine gitmek üzere onu uğurluyor. Celine ise hikayeye Jesse’nin eşi olarak dahil oluyor. Artık kırklı yaşlarına gelmiş bu çiftin dünya tatlısı ikiz kızları var. Filmin ilerleyen sahnelerinde çiftin resmi olarak evli olmadığını görüyoruz. Filmin çıktığı yıllarda bu durum daha ilgi çekici olsa da, günümüzde sıkça rastladığımız bir durum olması dolayısıyla fark edilmeyebiliyor. Serinin üçüncü filminde ağır basan duygular ise olgunluk ve çatışma. Çocukları, baş başa bir gece geçirmek için arkadaşlarına bırakan çiftimiz, gittikleri otel odasında tartışma yaşıyor. Beni tartışmanın gerçekliğine daha ilk dakikasında çeken şey, diyaloglar arasında yükselmenin ve sakinleşmenin birbirini izleyen seriler halinde ilerlemesi. Sıradan filmlerde gördüğümüz alışılagelmiş klişelere maruz kalmıyoruz. Sert bir kavga sonrası bir sevişme sahnesi veya iki güzel kelimeyle ucuz barışma taktikleri görmüyoruz. Eminim ki hemen hemen her çiftin hayatlarında yaşadığı gibi, bir taraf yükselirken diğerinin çözüm arayışı sırasındaki sakinliğini takip eden çileden çıkma anı, kapıyı vurup çıkmalar ve geri dönmeler, anın siniriyle ağızdan çıkan büyük sözler, ilişkiyi bitme noktasına getiren hal ve hareketler. Bunların hepsi aslında tüm seride izlediğimiz sürecin ne kadar da bizden biri olduğunu hissettiriyor. Tüm seride olduğu gibi, uzun uzun diyalogların ardından duygu dolu bir geri dönüşle barış ilan eden çiftimiz, serinin sonunun mutlu bitmesini sağlıyor.

    Seriyi tümüyle ele alacak olursak, her dönemini dolu dolu geçirmiş bir ilişkide görebileceğiniz tüm süreçleri uçlarda yaşayan bir çiftin hayatına konuk oluyoruz. Tesadüf eseri tanışan ve anı yaşama sözüyle bir gün geçiren Jesse ve Celine, ilişkilerin cicim ayları denen dönemin romantik bir özetini bizlere sunuyor. Aşkın yerini rutinlerin almaya başladığı dönemde yaşananları ve tecrübesizlikten kaynaklı yapılan hataları yine uç örneklerle ele alan ikinci filmde, karakterlerimiz müthiş bir fırsatı değerlendirememenin pişmanlığının yanı sıra istemediği hayatlarda olmanın mutsuzluğunu derinlemesine yaşıyor. Çoğumuz bu durumu bu büyüklükte yaşamasak da, ilişkimizi sorguladığımız dönemlere atıfta bulunuyor diyebiliriz. Son filmde ise bu sorgulamaları çoktan geride bırakıp kendilerine belirli bir yol çizmiş çiftimiz, yine komplike bir durumda karşımıza çıkıyor. Ancak artık çok daha net bir şekilde ne istediğini bilen iki olgun insanın, yapmak istediklerine çizdikleri bu yoldan dolayı odaklanamamalarından kaynaklanan iç bunalımı fazlasıyla hissettiriyor.

    Bir ilişkide aşkı derinlemesine yaşamış, hatalar yapmış ve bunlardan ders çıkarmış, çokça tartışma yaşamış ve en kötüsünde dahi ortak nokta yakalayabilmişseniz, ilişkinizin bir projeksiyonu olarak göreceğiniz bu film serisini şiddetle tavsiye ederim.

  • Alper Canıgüz’ün Kan ve Gül’ü ile Boğaziçi Üniversitesi Hatıraları

    Alper Canıgüz’ün Kan ve Gül’ü ile Boğaziçi Üniversitesi Hatıraları

    Alper Canıgüz’ün ‘Kan ve Gül’ kitabında, bölümlerin Nirvana şarkılarıyla isimlendirilmesi dikkatimi çekmese de, kitaptaki satırlar daha önce fark etmediğim duyguları harekete geçirdi. Romanın bende böylesine bir etki yaratması, anlatım tarzından ya da absürt olaylardan öte, kitabın geçtiği mekanlarda 10 yılımın geçmiş olmasıyla ilgili olsa gerek.

    Hafızamın zayıflığından mıdır, yoksa insan biyolojisinin bir getirisi midir bilmem, yaşadığım olayların olumsuz yanlarını unutup, güzel yanlarını hatırlamakta üzerime yoktur. Hatta acılı olaylara bile dönüp baktığımda güzel bir ayrıntı bulabiliyorum. Belki de hatıraları manipüle ediyorumdur. Ancak bu durum, hikaye anlatıcılığımı besleyen yönüm haline geldi. Olayların ilgi çekici yanları beynimde yer ederken, gereksiz detayları unutmam bir avantaj gibi görünüyor.

    Bu nedenle, geçmişe dönüp baktığımda her anı tekrar yaşayabiliyorum. Acısıyla tatlısıyla her anı yad etmek benim için adeta bir ibadete dönüşüyor. Fakat bu, yeniliklere kapalı olduğumu göstermiyor; aksine, yeni hatıralar biriktirme konusunda da oldukça istekliyim. Geçmiş ve geleceği dengeleme çabası benim için çok eski bir dostluk.

    Alper Canıgüz’ün ‘Kan ve Gül’ kitabında 2011-2019 arası yıllarını geçirdiğim Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylara sıkça yer verilmesi beni derinden etkiledi. Beşiktaş’tan 559C’ye binip kampüs yolunda “artık tanıdık yüz yok” diye düşünmek, o günlerin özlemini kalbimde hissettirdi.

    “Geçmişin kıymeti, onu yaşayanların gözünde bambaşka bir anlam taşır.” – Alper Canıgüz

    Aynı okulda okumuş, aynı kültüre ait olsak da farklı dönemlerde bulunmanın getirdiği farklılıklar, kendi okul anılarımın paralel evrendeki bir versiyonunu izliyormuş hissi uyandırıyor. Canıgüz’ün bahsettiği Orta Kantin ve Teras Kantin ayrımı benim dönemimde de farklı değildi. Orta Kantin’in cookiesi ve Teras Kantin’in sandviçi gibi lezzet detayları benim hafızamda hala canlı.

    Ayrıca benzer grupların katılımıyla yaşanan Starbucks işgali de benim okul dönemimin ilk yıllarına denk geliyor. İlginçtir ki, o işgali yapan gençlerin bir kısmının global firmalarda üst düzey yönetici konumunda olması oldukça muhtemel.

    Kitaptaki karakterler de aynı bizden birileri gibi… Ancak her biri sanki biraz absürt detaylarla zenginleştirilmiş. Üniversite yıllarının tipik özellikleri olan çalkantılı ilişkiler, son güne bırakılan ödevler ve garsonluk gibi geçici işlere benzer unsurlar kitapta yerini bulmuş. Tüm bunların yanında, o dönemler için sıradan sayılabilecek telefon rehberlerine numara kaydetme çabaları, kapalı alanlarda sigara içme gibi detaylar da kitaba nostaljik bir tat katıyor.

    Bu yazıda spoiler vermek istemem; zira edebi eleştiri yapmak benim işim değil. Ancak bende böylesine iz bırakan bir kitaptan bahsetmemek olmaz. Sadece duygularımı satırlara dökerek bu anın keyfini daha da zenginleştirmek istedim. Kitaba dair düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz, yorumlarda buluşalım.