TBD 1

Takvimler 1997’yi gösterdiğinde annemle babam bugünkü yaşımdaydı. Onlar da benim gibi evli ve iş güç sahibiydi. Benden en büyük farkları ise o yaşlarda omuzlarında benim sorumluluğumu taşımalarıydı.

Orta sınıf memur çiftin çocuğu olmak, beni hayata karşı genetik tutumluluk ve planlama dürtüsüyle donattı. Eğitim hayatım boyunca son gece çalışan tembel çocuğun konforunu sevsem de, yaş aldıkça sorumlulukları taşımakta çok zorlanmadım. Ailemden kopup üniversitede tek başıma ayakta kalma sınavını erken vermemin bunda payı büyüktü. Ancak gün geçtikçe daha fazla çalınan dikkatim, yetişememe kaygım ve modern unutkanlıklarım; çocukluğumdan gelen disiplini bile zorluyor. Neyse ki çözümler yanı başımda.

Uzun zamandır hayatımı online takvimim üzerinden planlıyorum. Bu sayede bir arkadaşımla sözleştiğimde orada oluyor, gecikmiş faturalarım için faiz ödemek zorunda kalmıyorum. Babamın her yıl ajandasına elle işlediği finansal tablolar gibi ben de Gsheet satırlarımı işliyorum. Hayatını rüzgara bırakan, plansızlığın hafifliğinde yaşayan insanlara bazen uzaktan imrenerek baksam da; o kaosun içine attığım her küçük adımda hissettiğim tanıdık rahatsızlık, beni hemen güvenli alanıma geri döndürüyor. Mevcut düzenime, hatta belki dışarıdan bakıldığında patolojik bir vaka gibi görünen bu kontrol manyaklığıma hayatımda açtığı huzurlu kapılar için şükrediyorum.

Kimi zaman sağlık sorunları hepimiz gibi beni de endişelendirse de, istatistikler önümde yaşanacak uzun yıllar olduğunu söylüyor. Beynim, bu verileri bir hayatta kalma mekanizmasına dönüştürüp, o yılların bugünden daha iyi olacağına dair tuhaf ama zorunlu bir içsel inanç yaratıyor. Aksi takdirde hayattan keyif almam ne mümkün? 2026’ya yeni girdiğimiz şu sıralarda, yeni yıla umutla bakmak ve takvime taze hedefler eklemek benim için en büyük dopamin kaynağı. YouTube’da ‘2026 beklentileri’ videolarının milyonlarca kez izleniyor olması da bu toplumsal dopamin açlığının en somut kanıtı. Sözde her geçen yılın bir öncekinden daha kötüye gittiğinden şikayet etsek de; aslında her birimiz daha fazla spor yapmaya, ailemizle vakit geçirmeye veya kariyerimize odaklanmaya dair sözler vermekten kendimizi alamıyoruz.

Dışarıdan bakıldığında üzerimize yapışan bu karamsarlık, belki de Batı ile Doğu arasında sıkışmış kültürümüzün o kaderci yüzüdür. Sanki çok sevinirsek üzülecek ya da çok gülersek sonunda mutlaka ağlayacakmışız gibi hissediyoruz. Oysa hayat bir denge oyunundan ibaret ve bu batıl aldatmacaları bir kenara bırakıp, olaylara rasyonel bir mesafe ve realizmle yaklaşanların kazandığı bir yer burası. O yüzden gölgelerden korkmak yerine, ışığın açısını hesaplamayı yeğliyorum.

Yine de bu ‘Doğulu’ temkine tamamen sırt çevirdiğimi söyleyemem. Çünkü 1997 yılına girildiğinde, tıpkı bugün benim olduğum gibi 33 yaşında olan annem ve babam da gelecekten en az benim kadar umutluydu. Dönemin siyasi ve ekonomik açmazlarından şikayet etseler de, her şeyin biraz daha iyiye gideceğine dair o sarsılmaz inanca sahip olduklarından eminim. Ancak hayat, o umudun üzerine; iş sıkıntılarını, sağlık sorunlarını, ardı arkası kesilmeyen ekonomik krizleri ve siyasi kırılmaları birer birer yığdı. Yanı başımızdaki savaşlar, bir gecede buharlaşan bankalar, devalüasyonlarla eriyen maaşlar ve nihayetinde ev-araba hayallerinin teker teker silinişi… 33 yaşın iyimserliği, hayatın sert realizmiyle o günlerde tanışmıştı.

Belki o günler bugünkü kadar zor değildi; ya da onlara sorsak bugünün çok daha karmaşık olduğunu söylerlerdi. Bu kıyaslamadan kendime çıkardığım temel not şu: Hayatı kendine zindan edecek kadar karamsar olma ama yüzyıllardır tekerrür eden o sert döngülerin bizim payımıza düşen kısmına karşı da gözünü kapatma. Önümüzde aşılacak engeller hep olacak; bu yüzden birikimini yap, geleceğini planla ama tüm bu ciddiyetin içinde hayatın tadını çıkarmayı da sakın ihmal etme. Gelecek, aslında geçmişin tozlu raflarında gizli. Bugün 2026 kehanetleri ne kadar revaçtaysa; Spotify’dan YouTube’a kadar tüm mecralarda 2025 özetlerimizi paylaşmaya da o kadar meraklıyız. Çünkü geleceğin o heyecan verici bilinmezliğine aşık olsak da, aslında sadece yaşanmışlıkların hayatımızdaki sarsılmaz kesinliği ile ayakta kalabiliyoruz.

Yazımı Benjamin Franklin’in meşhur sözüyle bitirmek istiyorum: “Plan yapmayı başaramıyorsanız, başarısızlığı planlıyorsunuz demektir.”

Yorumlar

Yorum bırakın