
Siz siz olun, 20’li yaşlarınızı çok da “dolu dolu” geçirmeyin. Çıtayı Allahuekber Dağları’na çakma işini 30’lara, 40’lara, hatta belki 50’lere bırakmak; her güne yeni bir heyecanla uyanmanın en büyük sırrı olabilir.
Haksızlık etmek istemem; hayat her yaşımda, her dönemimde elinden gelen tüm güzellikleri sundu bana. Belki de o sunmaya karar verdiğinde, ben de tüm farkındalığımla birlikte almaya hazır olduğum için bu “cömertlik” anlam kazandı. Uzun süredir bir ikilem içindeyim: Hayat mı bana çok verici, yoksa o vermeye karar verdiğinde ben tam olarak olması gereken an ve yerde, tüm alıcılarımla orada mıyım? Muhtemelen her ikisi de. Belki de bu ‘Poliannacılık’ kisvesi altındaki tutumum; daha iyisini arayıp hırpalanmak yerine, olanın içindeki iyiyi süzüp alan Stoacı bir tarafımın olduğunun göstergesidir.
Hayatı hiçbir zaman yazılmış çizilmiş bir kaderden ibaret görmedim. Onu değiştirme gücünü hep içimde hissettim. Belki de birçoklarının kader deyip nöronlarını yormadan yaşadığı o akışı, tüm bilişsel çabamla anlamaya çalışarak kendime biraz zehir etmemdi bu fırsatları yaratan. İnsanın evrimindeki doğal seçilim gibi; çoğumuz havada uçuşan fırsatları mizacımıza göre yakalıyor, sonra da buna şans demekte bir sakınca görmüyoruz. Peki ya içinde olduğumuz bu yapay yaşam tasvirinde farkındalığımızı bir tık arttırırsak ne olur?
Söyleyeyim: Tıpkı kaleye gelen şutu engellemeye çalışan bir kalecinin kurtarış ihtimalini arttırması gibi, hayatın size fırlattığı şansları yakalama oranımız artar. Her an, her yer fırsatlarla dolu. Belki otobüste kulaklığı dışarı ses veren adamın yanından kalkmak yerine onu uyarmayı tercih etsek; yorgunluktan vazgeçtiğimiz spora son bir kuvvetle gidiversek ya da yarın başlarım diye bozduğumuz diyete bir gün daha sadık kalsak; kim bilir, her şey çok daha farklı olmaz mıydı?
İşte 20’li yaşlarım, bu ihtimalleri doğru zamanda ve doğru koordinatta yakalamakla geçti. İyi bir okul, sıkı dostluklar, spor dolu hayat, güçlü aile bağları ve keşfedilen onlarca kültür… Hiçbiri tesadüf değildi; milyonlarca ihtimalden birine denk gelme başarısıydı. Eğer bu ihtimalleri arttırmak için doğal bir güdünüz varsa ve bunun için fazladan yapay bir çaba sarf etmiyorsanız, güzellikler peşinizden koşuyor adeta.
Bugün 20’lerimi hatırladığımda; sekiz yılımı verdiğim okulum, dünyayı tanıma adına attığım insanlık için küçük, benim için büyük adımlar ve ailemin yaş almasına şahitlik edişim geliyor aklıma. Plazaların soğuk samimiyetsizliği arasında yakalanan o sıkı dostluklar ve nihayetinde hayatı paylaştığım bir eş…
Tüm bunları sığdırdığım 20’li yaşların o ışıltılı kıvraklığı artık geride kaldı. Ancak düşen enerji seviyesini daha verimli kullanma isteği, insanı doğal olarak düşünmeye itiyor. Aksi takdirde bilgisayar başındaki o oyundan kalkmayan çocuktan fazlasına dönüşemezdim. Bu verimlilik arayışı beni daha introvert birine dönüştürdü; spora daha sıkı tutunmaya, sadece tarih ve felsefe değil roman da okumaya ve en önemlisi dostlukları sorgulamaya itti. 30’larımın ilk yarısını; “Ben orada olduğum için mi; yoksa onlar gerçekten orada olmak istedikleri için mi yanımdalar?” sorusuna yanıt aradığım bir stres testi olarak görüyorum. Sevdiğim her şeyi sınav koltuğuna oturtuyorum. Biraz da onlar terlesin, değil mi?
Bahsettiğim her şey hayatın kontrolü tamamen elimdeymiş gibi hissettirse de, bu farkındalık seviyesi herkes gibi doktora giderken korkmama, otobüsü son saniyede kaçırınca üzülmeme veya yoluma yandan kaynak yapan birini görünce sinirlenmeme engel olamıyor. Neticede insanız. Bu yüzden 20’lere veda edip 30’lara adım attığım bu dönemde, zihnimi berraklaştıran Reinhold Niebuhr’ın duası ile bitirmek isterim sözlerimi:
“Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.”

Yorum bırakın