
İlk kez, çocukken top oynadığımız o boş arsanın üzerine bina dikildiğini gördüğümde yaşamıştım bu hissi. Sanki babamın atölyede yaptırıp mahalleye armağan ettiği o kale direkleri hiç orada olmamış gibiydi. Şiddetli yağmurlarda eğimli arsanın ortasından açılan o dar ve uzun yarık, gole koşarken topun sekmesine hiç neden olmamış; ben hiç o oyuğa takılıp bileğimi burkmamışım gibi…
Benzer bir sızıyı, annemle babamın yıllarca çalıştığı belediye binası yıkıldığında da hissettim. Çalışan bir çiftin tek çocuğu olarak, öğlenci olduğum ilkokul yıllarımı 8-5 mesaisine dönüştüren o belediye rutinine vurulmuş kepçe darbeleri gibiydi yıkım. Her sabah binaya onlarla girer, kartlarını basardım. Yandaki parktan yükselen peynirli poğaça kokusu, sabah uykumu bölmeye değen yegane şeydi. Sahi, o poğaçacı nerede? Hatta o park da yok artık. Zübeyde Hanım Parkı mıydı ismi?
İnsanın tıpkı bir kokuyla seneler öncesine gitmesi gibi; bir sokak, bir duvar veya eski bir bakkal tüm hatıraları bir anda gün yüzüne çıkartabiliyor. Buna geniş perspektiften bakarsak “şehir hafızası” diyebiliriz. Belediyedeki o günleri düşünmesem, o poğaçacının varlığını bile unutmuş olacaktım.
Şimdilerde ise nadiren geçtiğim okulumun kütüphanesinin yanında benzer hislere kapılıyorum. Sekiz dolu yılımı geçirdiğim o kütüphane; kışın ısınmak için sığındığım bir limandı. Horladığım için derin uykuya dalmak adına hiçbir zaman ideal bir yer olmasa da, gözlerimi dinlendirmek için ilk durağımdı. Son gece çalışırken hissedilen o adrenalin ve onlarca komik hatıra hala hafızamda taptaze duruyor. Ancak hepsi, İstanbul depremine önlem olması adına birer birer yıkılıyor. Karşı olduğumdan değil; ancak insan yine de bir yakınını kaybetmiş gibi hissediyor. Yıllar geçtikçe aramızdan göçüp gidenlerle beraber ortak hatıralar da hafızadan siliniyor.
Eskiden hayat görece daha yavaştı. Dedelerimizle aynı okullarda okur, aynı mekânlarda yaşlanırdık. Ortak mekânlar, ortak hatıraları beraberinde getirir; muhabbetin derinliğini artırırdı. Annelerden, babalardan bir şey kaçmamasının sebebi belki de bizden önce o yolları yürümüş olmaları değil; o yolları ‘aynı yerlerde’ yürümüş olmamızdan gelen öngörüydü.
Doğup büyüdüğüm şehirde de, üniversiteye gidip hayatımı kurduğum şehirde de günden güne bir kolektif amneziye sürüklendiğimiz acı bir gerçek. Fotoğrafta görünen Liman Çay Bahçesi de hepimiz için muhabbeti çayıyla koyultan vazgeçilmez bir duraktı. Hemen herkes için farklı hatıralara sahip bu mekanın yıkılmasıyla, hatıraların günden güne silikleşmesi bir yana; gelecekte yaşanabilecek güzel anların daha başlamadan evsiz kalması asıl üzücü olan.
Eski dostlukların en güzel yanlarından biri de: O yerler fiziksel olarak yerinde olmasa da, açılan koyu sohbetlerde oraları zihnimizde yeniden inşa edebilmemiz. Artık hiç olmayacak o yerlerden içeri girebiliyor, çayımızı içebiliyor ve o anı yeniden yaşayabiliyoruz. J.M. Coetzee, Petersburg’lu Usta kitabında şöyle der: “Ama adam, bu anıları toplayıp biriktirmek istiyor. İnsanlar ölümü kabullenir, yas tutar, daha sonra da unutur. Unutmazsak, derler, dünya çok geçmeden kocaman bir kitaplığa dönüşür.”

Yorum bırakın