
Spring Break’i partilemek yerine yurt dışı seyahatiyle değerlendiren taraftaydım hep. Yeşil pasaportun gücü ile Pegasus indirimleri bize nereye git derse soluğu orada alıyorduk. Gezmeyi seven kemik kadroyla her seyahat, dostluğumuz için stres testi oluyordu. 2016’nın Spring Break’i için en ucuz rotayı Belgrad olarak belirlemişti Pegasus. Ekipteki bordo pasaportlular adına Ali Sabancı’ya bu tercihi için teşekkür borçluyduk.
Ciganlija’da tuttuğumuz yüzen evin sundukları yüzünden Belgrad’ı gezmeyi unutmuştuk. Verandada güzel bir akşam yemeği sonrası adada yürüyüş planlarımız vardı. Ev sahibinin mangal, nehirde yüzme ve bisiklet imkanlarından bahsetmesiyle rotayı hemen Lidl’a kırdık. Alışverişi yaptıktan sonra eve dönüp fön makinesiyle, havai fişek gösterisini aratmayan mangal yakışımız, adalılar için barbeküyü, o günden öncesi ve sonrası diye ikiye ayıracaktı. 99 depremini yaşayan nesil olarak, nehirden geçen teknelerin evimizi sallaması ürkütücü olabiliyordu.
Sırplar hem sıcakkanlı hem de fevri insanlara benziyordu. Mutfaklarına kattıkları kahve ve börek için keyifleri yerinde gibi görünse de, işgalci gibi gördükleri Osmanlı’nın torunu olmak bizi, nefret kusmak için hedef tahtası haline getiriyordu. O dönemki önyargılarım, daha sonra edineceğim Sırp dostluklarıyla yıkılacak olsa da o gün oldukça sığ bakış açısına sahiptim. Neyse ki market fiyatları bu gerginliği unutturacak kadar iyiydi.
Mangal için donattığımız masadan arda kalanlar sabahları uğramayı alışkanlık haline getiren ördeklerin kahvaltısı oluyordu. Askerdeyken öğrendiğim çok az mantıklı şeyden birisi, çok fazla erkeğin bir arada bulunduğu ortamlarda enerjilerini atamazsa kavgalara gebe olabileceğiydi. Hatta bu yüzden askerlere dinlenirken izmaritler yere attırılır ve dinlenme bittiğinde tek tek elle toplatılırdı. Öyleyse dostluğumuzun sağlam kalması için bize bir challenge lazımdı.
Dün gece Jelen firmasının hisselerini arttıracak düzeydeki eğlencemiz sonrası, bisiklete atlayıp 2 teker üzerinde düşmeden adayı turlamak yetmemişti. Ertesi sabah kahavaltıdan kalanlarla beslediğimiz ördekler bize yeni bir challenge fikri vermişti. Karlı dağların, ilkbaharın güçsüz güneşiyle erimeye başlamasıyla beslenen Sava Nehri, soğusun diye buzlukta unutulan sudan hallice haliyle bize gel gel yapıyordu. TV’deki kanal listesinde ilk 10’a giremeyen kanallardaki Anadolu’yu karış karış gezen programlarda kız almak için türlü saçmalıklar yapan erkekler gibi, adına “hangimiz daha erkek” dediğimiz ancak gerçekte “erkekler neden uzun yaşamaz” adlı meydan okumanın ilk perdesi başlamıştı. Konu erkekler olunca yüzme bilmeyeni bile sürüden ayrılmamak için canı pahasına meydan okumayı kabul edebiliyor. Eğer akıntı biraz daha hızlı olsaydı, yüzme bilmeyenimizi Tuna Nehri’nden toplayacaktık.
Kısa bir Belgrad turu fikriyle çıktığımız bisiklet turunun 35 kilometrelik bir geziye dönüşmesi ve kaçak bindiğimiz otobüsteki bilet kontrol memurundan kaçışımız ertesi gün havalimanında tekerlekli sandalye istetecek bacak ağrısının tek sebebiydi. O an sadece bilet görevlisini değil, Murphy’i de ekarte ettiğimize emindim. Bu zafer sarhoşluğunun aslında koca bir sanrı olduğunu, eve dönüp valizi açtığımda anlayacaktım ama o ana kadar hayatımın en keyifli cehaletini yaşıyordum.
Adanalı vegan arkadaşım sayesinde bir Tekirdağlı olarak rakı sevmemem artık çok fazla gündem olmuyordu. Ancak yine de marketteki en ucuz ve ilgi çekici içki olarak kayısı rakısını görmüştüm. Valizleri olimpiyatlara hazırlanan gülle sporcusu gibi fırlatan havalimanı görevlilerinin kayısı rakımı kırmaması için, şişeyi giysilere sarıp valizi sıkı sıkı kapamıştım. Havalimanında her zamanki taktiğimi uygulayıp, İsveç’ten aldığım milli formayı giyerek gümrüğün dokunulmaz adamı olmayı bekleyecektim. Bu yöntem önümdeki 10 sene boyunca bir kere bile kontrole girmemiş olmamım tek açıklamasıydı. Uçuş bizi çok yormuş olacak ki İstanbul’a indikten sonra eve kadar geçen süreyi, burnuma çalınan kayısı kokusunu ıslak mendilin kokusu zannederek geçirdim. Eve yaklaştıkça bir şeylerin ters gittiği hissi artıyor ama nedenini bulamıyordum.
Valizi açtığımda kırılan rakıya mı yanayım; yoksa kayısı rakısıyla bulanmış güzelim giysilerime mi bilemedim. Oysa ki o rakı Türkiye’ye dönüş sonrası buruk geçen ilk gecenin başrolü olmaya adaydı. Olamadı. İlkkan’ın da dediği gibi “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.”

Yorum bırakın