
Şimdilerde “ilk yurt dışı deneyimim” sadece şanslı olanlarımızın söyleyebildiği bir söz oldu. Ancak 10 yıl öncesine kadar hayalden ziyade tercih meselesiydi. Buna rağmen hiç heves etmemiş ya da ettirilmemiştim. Uçağa bile henüz 2 kez binmişken, İsveç uçuşu gerçeği aerofobimi tetiklemişti.
O dönem için futbolun katili olarak anılan büyük bir topluluğun içerisinden seçilmiş 21 kişilik kafile ile İsveç yolculuğumuz başladı. THY’nin verdiği ikramların bünyede yarattığı ağırlıkla camdan dışarı dalmıştım. Kafileyle hareket ederken; hikayenin ana karakteri olmanın verdiği gurur ile kendini oraya tam olarak layık görememenin öz güvensizliği içerisinde gidip geldiğim bir 4 saati havada geçirmiştim. Yaşadığım bu imposter sendromu, daha nicelerinin başlangıcıydı.
Yıllar sonra, eğitim ve iş hayatında kendini yetersiz görmenin kişisel gelişimde katalizör etkisini fark etmeme karşın; halk dilinde “cahil cesareti” denen hastalığa yakalanmış bireylerin çok daha iyi fırsatlar yakalayıp daha iyi hayatlar yaşadıklarına şahit olup şaşıracaktım. Yaşamın kendi içinde bir kuralı, doğanın da adaleti olmadığını bilmediğim bir dönemdi. Herkes gibi ben de öğrenecektim.
Göteborg’un, dışı nizami olarak dizilmiş küçük tuğlalardan oluşan evleri İskandinav mimarisi miydi? Bu insanların soyları Vikingler’e mi dayanıyordu? Sokakların bu kadar temiz olmalarının sebebi inançlarından ötürü müydü? Ne de olsa temizlik imandan gelmez miydi? Ayrıca insanların refahı bir bakışta anlaşılabiliyordu. Bunun sebebi de sömürgeci olmalarından kaynaklanıyor olmalıydı. Neyse ki kahvaltıda portakal suyu ve mısır gevreğinden başka bir şey bilmiyorlardı. Bu, kendi ülkemle gurur duymam için beni birkaç sene idare edecekti.
6 senelik hakemlik kariyerimden sonra, Gothia Cup’ta maç yönetmek, tıpkı kaos dolu bir ailede yetişen çocuğun temiz bir ortamda takındığı savunmacı tavra benziyordu. Taraftarlar veya teknik ekip tarafından verilen her tepki, söylenen her söz ve sorulan her soru sarkazm içeriyor olmalıydı. Sahiden de pozisyonu görüp görmediğimi merak ediyor olamazlardı, ilgilendikleri şey beni kör olmakla suçlamak, baskı altına almak olmalıydı. Maalesef değildi.
Gün içerisinde 4 farklı maçta görev almanın yorgunluğu sahadaki kararlara da yansıyordu. Bir anlık hatayla maçı 40. dakikada bitirmem ile birlikte seyircilerden birkaçı sahaya girdi. Mehdi Sancak Stadı’ndaki Kuştepe Spor başkanının havada uçan yumruğu gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Bu sefer beni buradan çıkaracak polis de yoktu. Sahi, polis neredeydi?
Sahaya giren taraftarlar maçı neden erken bitirdiğimi soruyorlardı. Bu soruların amacı beni etkileri altına almak olmalıydı. Bilinçsizce yaptığım hatayı anlatıp bir gözümle polisi ararken; seyirciler ise futbolun hatalar oyunu olduğu konusunda beni telkin etme çabasındaydı. Roller değişmişti. Kimse kızmıyor aksine moral vermeye çalışıyordu. Ses yükseltmemek adına imzalanmış bir mutabakat var gibiydi. Yaşadığım bilişsel uyumsuzluk zirve yapmıştı. İsveç-Türkiye arası uzaklık 4 saatlik uçuştan ibaret değildi. Birçok açıdan bizden çok ilerideydiler ve bunun saat farkıyla bir alakası yoktu.
Soğuk hava ve bol güneşe, Absolut’un da eklenmesiyle dehidrasyon adını verdiğim tatsız bir kokteyl ortaya çıkmıştı. 10. günün sonunda yorgunluğa eşlik eden bu kokteyl, vücudumdaki tüm dengeleri altüst etmişti. Dönüşe 2 gün kala, bisküvi, muz ve mineralli suyla kendi serumumu hazırlarken, final maçına çıkacağımın tebliğini almıştım. 39 derece ateş, bu maça çıkmamı engelleyemezdi. Belki maçta bayılır, haberlere bile çıkabilirdim. Sanırım bu düşünceler, dehidrasyonun beyinden çaldığı suyun sonucuydu.
Maç sonu seremonide gözlerim, Ebru Gündeş’in o talihsiz olayından birkaç saniye öncesini andırıyordu. Her şeye rağmen ödülümüzü almıştık. Artık ilkokuldaki satranç turnuvasından aldığı altın madalyasını odasına asan o havalı çocuktan aşağı kalır yanım olmayacaktı. Madalyanın dişle kontrolünü yaptım. Kaplama olduğunu anladıktan sonra ısırıkta ısrar etmedim. Ne de olsa satmayacaktım.
Macera dolu bu serüvenin genelde son kısmı sükse yapıyor olsa da turnuva boyunca edindiğim deneyimler; spot ışıkları altındaki 5 dakikadan çok daha haz doluydu. Jordan Peterson’un da dediği gibi, belki de mutluluk her zaman bir sonraki zirvede bekleyen geçici tatmin hissinde değil, yokuş yukarı yapılan yolculukta saklıdır.

Yorum bırakın